| | Create free blog ( Türkçe , Deutsch , Español )
 
Nov
24
    
Alemeyn | 24 Kasım 2008 03:15 | 0 fav | etiket:  

 

Bu sahne huzur vermiyor

FATMA ONAT  Taraf cumartesi - Istanbul - 01.11.2008
Günlük yaşam bizi hayatın en acımasız yüzüyle muhatap bırakırken, sanatın sakin olmasını kim bekleyebilir ki? O kadar beklemiyoruz ki Dot’un Bilsar Binası’nda sahnelediği dertli ve gergin metinler uslu gelebiliyor kimilerine. O kimileri dışında gösterileri öfkeli, sinir bozucu, gerçekçi ve tabii cesaretli bulanlar da var.
 
 

Vur/Yağmala/Yeniden İngiliz oyun yazarı Mark Ravenhill’in 2007 yılında yazdığı kısa oyunlar serisinin adı. Bilsar sponsorluğunda Dotbilsar’da projesi adı altında gerçekleştirilen zincirin şu an ilk iki halkası sahnelenmekte. Yazarın evrensel kavramlar (özgürlük, otorite, savaş, demokrasi...)üzerinden ayna tutmaya çalıştığı gerçeklik, her ay farklı oyunlarla çıkacak seyirci karşısına. Seyircilere deneysel bir sürece dahil olma fırsatı sunan 16 kısa oyun, bir radyo oyunu ve bir epilogdan oluşan projenin oyuncuları da bu deneyimi seyircilerle eş zamanlı yaşıyor. İşte o oyunculardan; Tuğrul Tülek, Ayçe Abana, Mert Öner, Pınar Türe ve Melike Güner’leprojeyi ve seyirciyle omuz omuza olma deneyimini konuştuk.  

Vur, Yağmala, Yeniden.
Projenin adı öfkeli bir cesaretin ipuçlarını veriyor gibi. Cesur bir oyun mu bu?
 

Ayça Abana-
Evet, cesur bir oyun her anlamda. Özellikle günümüzün parçalanmış kimliğini ortaya sermesi ve bu anlamda bireyin hem kendine hem topluma yabancılaşmasının bütün sembollerini ortaya koyması açısından cesur bir oyun.  

Sekiz ay sürecek bir projeden söz ediyoruz. Ekim 08 itibariye sahnelenme aşamasına gelene kadarki süreç nasıldı siz oyuncular açısından?
 

Mert Öner-
Biz aslında temmuzdan beri bu proje ile içli dışlıyız. Ama yönetmenimiz Murat Daltaban bu projeyi Edinburgh Festivali’nde dinleme imkânı bulduktan hemen sonra bu tekstlerinpeşine düşmüş. Sonrasında Londra’da sahnelenme aşamasında ekibimizden birkaç kişi de oyunları orada izleme, yazarımızla tanışma fırsatı buldu. Projeyi yapmak istediğimizi anlattı. 15 temmuzdan beri de projenin yapılandırma süreciyle uğraşıyoruz. Şu an ikinci ve üçüncü turun provalarını yapmaya başlıyoruz. Bizim için de bu süre seyircilerle beraber yürüyor aslında.  

Londra’daki ve buradaki sahnelenme biçimi arasında belirgin farklar var mı?
 

Pınar Töre-
En büyük fark; orada birkaç prodüksiyonun yapılmış olması. Oyunlar, bizim yaptığımıza benzer bir grupla birkaç mekânda sahneleniyordu. Biz bunu tek bir çatı altında yapıyoruz. Orada her bir oyunun yapımı da, yönetmeni de farklı. Tabii, içerik olarak bir bağ olduğu için birbirlerinden bağımsız olamıyorlar. Oyunların metinlerinden kaynaklanan,doğrudan seyirciyle konuşma, doğrudan seyirciyi oyunun içine çekme durumu orada da vardı.  

Zıtlıklardan kaynaklı bir kaos ortamı söz konusu oyunlarda. Kullanılan kavramlar da karşıtlarıyla çatışma halinde. Örneğin; Dün Meydana Gelen Bir Olayda’da ‘normallik’ kavramı üzerinde çok duruluyor. Normaller (kendini öyle tanımlayanlar) ile ötekiler var. Bu saflar neye göre belirleniyor?
 

Pınar Töre-
Oyunlarda, özellikle Dün Meydana Gelen Bir Olayda’da da oyuncular toplumun bir yansıması. Orada koro, bizim içinde yaşadığımız şehirli insan topluluğunu oluşturuyor. Toplumumuz içinde, bizim günlük hayatımız içinde bu saflar nasıl oluşuyorsa oyunda da öyle.  

Tuğrul Türek-
Bunlar Mark Ravenhill’in hem kendi kültürünü hem de doğuyu nasıl gördüğünü, nasıl değerlendirdiğini gösteren oyunlar. Bizler de aslında yakanın öbür tarafında duruyoruz. Bana çok manidar geliyor batılı bir yazar tarafından böylesine zekice yazılmış oyunların, coğrafya olarak daha doğuda yaşayan oyuncular tarafından ve aslında anormal olarak nitelendirilen bir toplumun üyeleri tarafından burada oynanıyor olması. Bizim kendi ülkemizde de coğrafi olarak batının doğuyu, doğunun da batıyı öteki ya da anormal olarak gördüğü bir gerçek. Buradan şunu anlıyoruz bir kez daha; ayrımlar sadece kıtalar arası ya da ülkeler arası değil.  

Mert Öner-
Tekstler gücünü oradan alıyor aslında.  

Şiddet hayata çok yakın bir şey ne yazık ki. Yaşamadıysanız da tanık oluyorsunuz. İnsanlar bunu sanat platformunda niçin görmek istemeliler sizce? Ayrıca sanatta da hayatı bu biçimde tanımlamak şiddeti yapaylaştıran bir durum değil mi?
 

Mert Öner-
Aslında geçenlerdebu konuyla ilgili bir sohbetimiz olmuştu. Oyunların ele aldığı demokrasi, şiddet, özgürlük, toplumsal şiddet, toplumsal paranoya hepimizin bildiği ve üzerine fikir yürüttüğümüz fakat beynimizin gerisine taşıyamadığımız kavramlar. Bunlarla ilgili herkesin çok az şey bildiğine, çok az kafa yorduğuna, kafa yorsa bile bunları değiştirmek ya da yenilemek için çaba göstermediğine hepimiz tanık olabiliriz. Bizim de istediğimiz; bu oyunlar izlendikten sonra herkesin kendini bu sorunların neresinde konumlandırabileceğine dair bir şeyler düşünmesini sağlayabilmek. Onun dışında sanattan da öyle çok büyük çözümler getirmesi beklenemez zaten.  

Ayça Abana-
Zaten sanatın öyle bir derdi de yok. İlk defa ben söyleyeyim de herkes şaşırsın, hiç kimsenin söylemediği bir şey olsun...Tabii burada yazarın dehası göz önünde bulundurulmalı. Belki gazeteyi açtığımızda da gördüğümüz şeyler bu metindekiler. Ama Ravenhill’in farkı; siz kendinizi öteki gibi görmeyin demesi. Ve bunu çok kibar bir dille söylemesi bana kalırsa.  

Pınar Töre-
Oyunların dehasının bir bölümü de seyirciye kimin masum, kimin suçlu olduğunu sorgulatırken hiçbir zaman bunlar suçlu, bunlar da masum demiyor olması. Bu çok önemli. Biz sadece bir deneyim yaşatıyoruz, bir yükleme yapmıyoruz seyirciye. Ama seyircinin bunu ne şekilde ele alacağı kendisine kalmış.  

İnsanlığı, kaos yaratan kişiliklerden ibaret saymak da doğru değil galiba. Savaş dedik, şiddet dedik ama bunların karşıtları da var oyunlarda. Umut vaat eden durumlardan da söz edebilir miyiz?
 

Mert Öner-
Aslında soru kendi içinde cevabı da taşıyor. Evet, kaosu yaratan, savaşı, şiddeti yaratan insanlarsa aslında umudu yaratan, yaratabilecek olanlar da insanlar. İşte o ince çizgide nerede durduğumuz hakkında durup düşünmekle ilgili. Oyunların hepsi öyle çok karamsar, karanlık oyunlar değil. Sadece nasıl bir dünyada yaşıyoruzu 18 küçük parçaya bölerek bize gösteriyor.  

Ayça Abana-
Bu tekstin en güzel yanlarından biri, eleştiri mekanizmasının çok yönlü çalışmasına yardım ediyor olması. Bu da çok büyük bir umut bence.  

Tuğrul Tülek-
İşte bu da zaten seyircinin ne taraftan baktığına göre değişiyor. Biz olabildiğince tarafsızız burada. Seyirci de eğer aynı tarafsızlığı yaşıyorsa umudu ya da umutsuzluğu kendi içinde taşıyarak ve yaşayarak çıkıyor buradan.  

Mert Öner-
Aslında modern insanın, gündelik yaşantıların en büyük sıkıntılarından biri de bu. Sadece bizim ülkemizde değil dünyada da öyle. O bireysel yararcılıkla başlayan bir tarafsızlık var. Umudu tüketen nokta belki de o.  

Pınar Töre-
Sizin gazetenizin sloganı gibi aslında; düşünmek taraf olmaktır.  

Çağdaş sanat seyirciden de performans bekleyen bir çizgiye sahip. Seyirciyle fiziksel ve metinsel yakınlık biraz gerilimli bir durum da yaratabiliyor. Beklenen tepkilerle ya da oyunu yukarı çekecek reflekslerle karşılaştığınız oldu mu?
 

Melike Güner-
Provalar sürecinde deneyimleyerek gördüğümüz, “olur mu acaba, sıradan bir seyirci geldiğinde aynı tepkileri verir mi?” dediğimiz birkaç yer vardı. Çünkü sonuçta bizim arkadaşlarımız izliyordu provalarda. Nitekim bizim beklediğimiz etkinin dışında da çok ciddi bir gerginlik, hareket edememe, tepki verememe durumlarıyla karşılaştık. Oyun sonrası sohbetlerimizde de “gülüyorum ve güldükten sonra neye güldüğümü fark edip donup kalıyorum,” diyor insanlar.  

Sinirleri bozuluyor....
 

Melike Güner-
Aynen öyle. Kimi bunu ifade ediyor, kimi durmayı tercih ediyor.  

Tuğrul Tülek-
Burada seyircinin tepkisi veya tepkisizliği toplumun da bir göstergesi. Oyun bittikten sonra birçok seyirciden “Ya, çok istedim ben gördüm ben yaptım demeyi ama demedim” cümlesini duydum. Bu bizim toplumumuzun da kanayan bir yarası. Bir şeyler görüyor, bir şey yapmak istiyor ama cesaret edemiyor. O kıramadığımız cesaretsizliği buradaki seyircide de görüyoruz zaten.  

Pınar Töre-
Bunun az önce şiddetle ilgili sorduğunuz soruyla ilginç bir bağı da var bence. Biz seyirciyi burada bu duruma maruz bırakıyoruz. Bence doğru kelime bu. Kaçacak yer yok. Oyundan çıkabilirler ama onu da yapmıyorlar.  

Tuğrul Tülek-
Eylemsizliği seçiyorlar. İşte o çok garip bir şey.  

Melike Güner-
Bu bahsedilen söylemler bir gazetede gördüğünüzden,televizyonda izlediğinizden kat be kat daha büyük bir etki yaratıyor sahnede. Çağdaş sahneleme biçimleriyle yola çıkılması bu gücü sağlıyor.  

Oyunculuk adına da bu biraz zorlayıcı olmuyor mu? Beklemediğiniz bir tepki karşısında oyunu toparlayabilme telaşı....
 

Tuğrul Tülek-
Ben kendi adıma; çok heyecanla bekliyorum böyle bir şey olmasını.Bu, ayrı bir tat, ayrı bir renk veriyor size ve tabii ki oyuna.  

Ayça Abana-
Bir belgeseli yaşıyormuşuz gibi. Bir tepki gelecek ve biz oradan bir sürü şey öğreneceğiz.  

Pınar Töre-
Bizim de seyirciden saklanacak hiçbir yerimiz yok. Ortadayız. Kaçılacak hiçbir yer yok.  

Seyirci için de bu aşamalar geçerli. Bu oyunu üçüncü kez izlemeye gelen insanın göstereceği tepki ilkinden çok farklı olacaktır. O da işin profesyonel seyircilik boyutu belki de.
 

Ayça Abana-
Yepyeni bir seyirci profili de aslında yetişmiş oluyor böylece ki bu çok önemli. Sanatın belki de görevlerinden bir tanesi budur. Yeni bir seyirci platformu oluşturduğunuz zaman yeni bir insan unsuru da ortaya çıkacaktır. Bu, insanların günlük hayattaki tepkilerine de yansıyacaktır.  

Sezon sonunda yedi saatlik toplu bir gösteri yapacaksınız. İlginç bir deneyim olacağa benzer. Heyecanlı mısınız?
 

Mert Öner-
Çok heyecanlıyız. Bu sürecin en zor aşaması belki de. Çünkü sekiz gösteriyle beraber bütün oyun değişecek. Bambaşka bir dekor yapısı içerisinde her oyunu tekrar çalışıp belki başka formlarla oynayacağız. Çoğumuz hiç böyle bir deneyim yaşamadı. Çok heyecan verici. Ama ona daha zaman var.  

Oyunlarla ilgili detaylı bilgiyi www.dotbilsarda.org adresinden ve Bilsar Gişe’den (0212 245 90 20) edinmek mümkün.

 



 
Nov
24
    
Alemeyn | 24 Kasım 2008 03:12 | 0 fav | etiket:  

 

16 ŞUBAT 2006
 
Bir Varmış Hiç Yokmuş...
 
Salonda kıyametler kopuyor. Kimi sahneye fırlıyor, kimi dokunmak, okşamak istiyor. Haksız da değiller hani. Kazık kadar olmasam bende soluğu sahnede alacak, insanın aklını çelen şu kuklaları doyasıya mıncıklayacağım ama nerede…İnsan, yaşını başını alınca maalesef yetişkinliğin getirdiği sorumluluklardan olsa gerek ancak poposunu kırıp oturmakla yetiniyor. Gözlerim beni çocukluğumdan kavrayan kuklalarda, kulağım Keloğlanda, suratımda ay dede gülüşüyle, İzmir Sanat'ın koltuklarına yayıldıkça yayılıyorum.
 
Cumartesi deyip üşenmeden çoluk çocuk, yetişkin (artık hangisi bir diğerini kışkırtıyorsa, çünkü görüldüğü kadarıyla büyükler de en az çocuklar kadar çok eğleniyorlar), hiç üşenmeyip İzmir Sanat Büyük Salon'a gelip 'Bir Varmış, Hiç Yokmuş' müzikli kukla oyununu seyrediyorlar. İzmir Büyük Şehir Belediyesi, İzmir Sanat Kukla Tiyatrosu'nun sunduğu, Işıl Kasapoğlu'nun sahneye koyduğu ve o muhteşem kuklalarını Karine Cheres'in tasarladığı, mutlaka görülmesi gereken bir seyirlik. İster müzikal kukla gösterisi deyin, ister bereketli Anadolu'nun binlerce yıllık söylenceleri, masalları, destanları, seyirlik oyunları ve gölge tiyatrosunun rafine bir bileşimi deyin sonuçta salonda kıyametler kopuyor. Yönetmenliğini Işıl Kasapoğlu'nun yaptığı oyunda, baş rolleri Mert Öner, Ezgi Bakışkan, Şirin Kılavuz, Sevil Hocalar, Yiğit Çakır, Işın Karakan, Okan Çabalar ve Pınar Egeli Karadağ ile 100'den fazla kukla paylaşıyor. Derya Ertan ve Meltem Özden'in teknik ekip olarak yer aldığı 'Bir Varmış Hiç Yokmuş'un müziklerinde ise yerel türkülerden, Joel Simon'un bestelerine kadar çok renkli bir müzik yelpazesinin izi var.
 
Ninelerden dinlediğimiz masalların hepsi 'Bir varmış, bir yokmuş' diye başlamaz mı? Ama bu sefer kazın ayağı öyle değil. Çünkü 'hiç' yokmuş diye devam ediyor. Biz de bu 'hiç' in sebebe-i hikmeti nedir deyip bir bilene, Keloğlana soralım dedik. Neticede çarşıya 'hiç' alması için gönderilen Keloğlan değil mi? Keloğlan'ın, diğer adıyla Mert Öner'in 'hiç'i bulma uğruna atıldığı maceralara kendimizi kaptırınca olan oldu. Aklımız başımızdan gidiverdi. Bir de dönüp baktık ki, az gitmiş uz gitmiş, dere tepe düz gitmişiz, gide gide ancak bir arpa boyu yol gidebilmişiz.
 
SDK - 'Bir Varmış Hiç Yokmuş' adının aksine 'çok' şey anlatan sunum zenginliğiyle büyüleyen bir oyun. Ama kısaca özetlersek oyun için neler söyleyebiliriz?
 
Mert Öner - 'Bir Varmış Hiç Yokmuş' oyunu, Işıl Kasapoğlu'nun hazırladığı derleme bir metin. Oyun, Anadolu hikayeleri ve Keloğlan efsanelerinden yararlanıyor ama içinde Hacivat ve Karagöz gibi geleneksel gölge ve ortaoyunu değerlerini de kullanıyor.
 
SDK - Tabii insanı baştan çıkartan kuklaları da var…
 
Mert Öner - 'Bir Varmış Hiç Yokmuş' ta 5-6 farklı kukla çeşidimiz var. Oyunda 100'ün üzerinde kukla kullanılıyor. Onlar çok ilginç tabii.
 
SDK - Oyun kısaca nelerden bahsediyor?
 
Mert Öner - Eskiden günümüze kadar gelen bir çok tekerlemeleri, eski halk hikayelerini çok başka şekillerde kullanıyor. Zaten oyunun ana hikayesi, Keloğlanı annesinin 'hiç' almaya yollaması ve böylece Keloğlanın başından geçen olaylar. Burada önemli olan, Keloğlan'ın yukarıda söz ettiğimiz motifleri barındıran hikayeler içinde yer almasıdır. Bu, bir saatlik bir masal. Kuklalarla kurulan bir düş dünyasını anlatıyor. En önemli ana unsuru bu.
 
SDK - Peki 'hiç' her zaman 'hiç' midir?
 
Mert Öner - Gerçekte bu çok tartışılır. Her masal biraz gerçek, her gerçek de biraz masaldır. O yüzden hiç her zaman 'hiç' hiç midir sorusuna geri dönecek olursak, oyunda öyle olmadığını görüyoruz. Hiç dediğimiz şey, ufacık bir şey. Oyun, bir tuz hikayesini anlatıyor. Keloğlan'ın bilinmezliğinden yola çıkarak 'hiç'in aslında 'hiç' olmadığını görüyoruz. Başına o kadar çok şey geliyor ve hayata dair o kadar çok şey öğrenmiş oluyor ki Keloğlan. Gerçi oyunda bir şeyler öğretme amacımız yok. Bizim tek amacımız bir saatlik bir büyü içinde çocuklarla, büyüklerle, seyirciyle kurulan bir düş ortaklığı. Bir saatlik bir düş ortaklığımız var o kadar.
 
SDK - Çocuklar kuklalara dokunmak istiyor öyle değil mi? Mesela biraz önce, soluğu sahne arkasında, sizi görme bahanesiyle kuklaların yanında aldım. Ben böyle, kuklaların çekiciliğine dayanamazken çocuklar ne yapıyor acaba?
 
Mert Öner - Bu çok doğal bir şey. Çünkü kuklalar gerçekten çok çekici. Sahnede bir kukla beş aktöre bedel olabiliyor. Bir kuklanın çekiciliği ve cazibesi değil çocuklar yetişkinler üzerinde de çok fazla. Yetişkinler kuklalara dokunmaya çalışıyorlar. Çocuklarsa her şeyi yapmak istiyorlar. Mesela sahneye çıkmak istiyorlar. Ben de oyunun anlatıcısı olduğum için oyunun akışını ya da temposunu bozmadan buna izin veriyorum. Çünkü bu sadece bizim oynadığımız bir oyun değil onların da dahil olduğu bir oyun. 'Bir Varmış Hiç Yokmuş' tek başına bir masal değil, çocuklar varsa bir masal. Oyun çocuklarla birlikte gelişiyor. Tabii ki oyunun içinde belli bir metin var ama onun dışında tamamen doğaçlamaya dayalı çocuklara bağlı olarak gelişen bir oyun. Ben o günkü oyunun seyirci portföyü neyse ona cevap veriyorum. Mesela bugün bütün oyunu dört yaşında bir çocukla beraber oynadım. Bütün yolculuğu el ele yaptık. Çünkü öbür türlü ilgi göstermiyordu ve sürekli rahatsız edebiliyordu. Onu da oyunun içine dahil edince o da çok ilgilendi, dinledi ve böylece oyunu izledi.
 
SDK - Herhalde her önüne gelen çocuğun da sahneye fırlamasına izin vermiyorsunuz öyle değil mi?
 
Mert Öner - Tabii böyle bir şansımız yok. Bu, bir tiyatro gösterisi. Doğaçlamadan yararlanıyor ama yazılı bir metne bağlı ve bir hikayesi olan tiyatro oyunu. Sonuçta, çocuklar da oyunun bir sınırı olduğunu biliyorlar ve oyun onlarla çok keyifli bir yolculuğa dönüşüyor.
 
SDK - Sahnede kaç çeşit kukla kullanıyorsunuz?
 
Mert Öner - Elli kuklalar, parmak kuklalar, sopalı, insan boyutunda, ipli ve kaşık kuklalarımız var. Bunun yanı sıra masklar kullanıyoruz. Maskeler arasında en önemlisi Nasrettin Hoca'nın maskesi. Çok farklı kullanım olanağı olan kuklalar kullanıyoruz.
 
SDK - Sadece insan değil aynı zamanda havyan kuklalarınız da var. Mesela oyun sonunda sahne arkasında dayanamayıp mıncıkladığım tavuk kuklası bir harikaydı. İnanılmaz güzeller...
 
Mert Öner -Evet, arılar, kaplumbağalar, tavuklar, köpekler var. Mesela sizin bayıldığınız o tavuklara oyunda yem verdiğimiz bir sahne var. Sonra bir arı vızıldayarak başıma konuyor. İşte bu anda salonda heyecan hat safhada. Çocuklar çıldırıyor. Eğer kuklalar olmasa öyle masalsı bir atmosferi sahnede kurmak mümkün olmazdı. Bu oyun, kuklalar resmi geçidinin içinde bir oyun. Bütün hikaye sahnede oyuncular tarafından sözle değil görüntüyle, anlatılıyor. O nedenle, çok zengin bir görsellik var.
 
SDK - Bir de oyunun akıllı dekoru var. Yani, şu mucizevi perde. Oyunun çok hızlı değişen temposu içinde dekorda aynı hızla bir perde çekişi zamanda değişiyor öyle değil mi?
 
Mert Öner - Oyunda, her mekanı kurgulayacak biçimde, sahnenin arka planında yer alan ve ardı ardına eklenen sahnelerden oluşan büyük bir perde var. Bu perdenin her çekilişiyle, bir sahne değişimi söz konusu. Karikatürize edilmiş bu perde, oyunun içindeki her masalla birlikte değişiyor. Çok zekice hazırlanmış bir dekor değişimi ve çok pratik. Oyunda on iki masal var. Her perdeyi çekişte, çok kısa bir süre içinde, bir dakikada masalın dekoru da değişmiş oluyor. Keloğlan sürekli farklı zamanlara ve farklı mekanlara atlıyor. Her mekan 12 farklı perde de ve masalın gereği perdeye dikilmiş olan kuklalarla betimleniyor. Perdeyi çektiğimizde mekan değişiyor. Çocuk zekası bu değişimi hemen algılıyor ve yeni görüntüye hemen inanıyor. Çocukların algılaması yetişkinlerden tamamıyla farklı. Çocukların düş gücü çok zengin. Bu nedenle, değişimi anında kabulleniyorlar. Mesela, perdede görülen bir cami görüntüsünü hemen algılayarak orada bir cami olduğuna inanıyorlar. Bir ağaç gördüklerinde orada bir ormanın olduğunu kabulleniyorlar. O yüzden perdeler çok aklıca tasarlanmış. Değişen mekanı betimlemede çok büyük rahatlık sağlıyor.
 
SDK - Sonra sizin sahnede insan boyutundaki Keloğlan kuklasıyla konuştuğunuz bir bölüm var. Yani, Keloğlan Keloğlanla söyleşiyor. Buna çocuklar nasıl bir tepki veriyorlar?
 
Mert Öner - Bunun bir oyun olduğunu çocuklar da biliyor, biz de biliyoruz. Bu çok önemli. Benim kendi kuklamla konuşuyor olmam da çocuk için çok ilginç ve bunun tamamen bir oyun olduğunu gösteriyor. Bu, açık tiyatro dediğimiz bir anlatım biçimi. Ben bu oyunda anlatıcı ve Keloğlan olarak biçimlendirmede hep ona dikkat ettim. Bunun bir oyun olduğunu çocuğa hep hissettirdim. Sahnede hem kendim olarak hem de Keloğlan olarak yani bir rol kişisi olarak varım. O yüzden benim kendi kuklam ile konuşuyor olmam göstermek isteğimizin de bu olduğunun altını çiziyor. Epik tiyatro tarzı çocuklar için de çok farklı bir gerçeklik biçimi.
 
SDK - Oyunun içinde geçen cinsellik, ölüm, göbek atma gibi bazı temalar insanı hafiften irkiltiyor. Hele konu çocuklar olunca. Sonuçta, bu çok hassas bir denge öyle değil mi?
 
Mert Öner - Bu bir çocuk oyunu fakat söz ettiğiniz konularla ilgili olarak çok çeşitli tepkiler aldığımızı açıkça söyleyebilirim. 21. yüzyılda, günümüzde çocuklar, teknoloji, televizyon, bilgisayar ve internetle o kadar çok iç içeler ki bir çok şeyden en az bizim kadar haberleri var. Çocukları gerçek hayattan yalıtılmış biçimde cam bir fanus içinde tutmaktansa onları gelecekte karşılaşacakları şeylere karşı hazırlamanın daha doğru olduğuna inanıyorum. Evet, oyun içinde bunlardan bahsediyoruz. Bu gerçekler sanki hiç yokmuş gibi davranmak bana eskide kalmış burjuva ahlakı olarak geliyor. Mesela, oyunun bir yerinde meme deniyor ya da sahneye bir cenaze geliyor. Ölümün varlığını emin olun çocuklar da en az bizler kadar biliyorlar. Cinselliğin varlığından da haberleri var. Çocuklar illa ölümü ve cinselliği öğrensinler diye bir derdimiz yok. Ama bu gerçekler yokmuş gibi davranarak onları gerçeklerden soyutlayarak olmayan bir dünyaya çocuklarımızı inandıramayız. Fakat çocuklar bizim dünyayı gördüğümüzden çok daha derin ve çok daha geniş görebiliyorlar. O yüzden işlenen bu konuları çok da rahatsız edici olarak görmüyorum.
 
SDK - Peki, çocuklar bu duruma nasıl bir tepki veriyorlar?
 
Mert Öner - Çocuklar bu duruma gülüyorlar. Çünkü cenaze, ölüm ve cinsellik oyunda altı çok kalın çizgilerle çizilerek kaba bir biçimde verilmiyor. Mesela cenaze sahnesinde olay ufak bir espriyle anlatılıyor. İçine bir insan bedeninin giremeyeceği kadar küçük bir kutu sahneye getiriliyor. Orada bir insan bedeninin yatmayacağını çocuklar da biliyor. Cenazede insanlar şöyle diyor. 'Ah, burada olmayı çok severdi' deniyor ve çocuklar gülüyor.Bu zaten olayın gerçekliğini kıran bir şey. Cinsellik olduğu noktada ise bir zennenin varlığı söz konusu olduğunda veya memelerin geçtiği hikayede Keloğlan utangaç bir şekilde gülüyor. Mesela, keloğlan ve güzel kızın geçtiği sahnede çocuklar hemen evlensinler diye bağırıyor. Yani, bütün bunlar bir espri noktasında tutuluyor. Yoksa altı çizilerek bir amaç güdülerek verilmiyor. Zaten böyle bir amaç güdülmesine bir oyuncu olarak ne biz izin veririz ne de yönetmenimiz Işıl Kasapoğlu verir.
 
SDK - Oyunda çocuklara sürekli sorular yöneltiliyor. Ve çocuklarda çok ilginç yanıtlar geliyor. Bu yanıtlar oyunun gidişatını nasıl etkiliyor?
 
Mert Öner - Ben, çocuk tiyatrosunun çok riskli bir olgu olduğunu düşünüyorum. Çocuk oyunun içinde varsa var, oyunun içinde yoksa yok. O nedenle, 'Bir Varmış, Hiç Yokmuş' da çocuklar oyunun bizzat kendisi. Bu bir maceraysa, bizler yolu gösteren birer anlatıcıyız. Hep beraber bir gemiye biniyoruz. Rotamız belli. Biz onlara rotayı gösteriyoruz, geriye kalan o gemide yaşananlar. Her şey ortak paylaşım. Ben onlara sorular soruyorum her şeye cevap veriyorlar. Oyun onların istediği biçimde gelişiyor, biçimleniyor ama tabii ki bir metnimiz var ve biz bu metne bağlı kalarak bunu yapıyoruz. Soru cevap faslında iki tür yöntem var. Ya 'hemen yap gitsin' diyorlar ya da benim heyecanımı yatıştırmak için başka bir şeyler söylüyorlar. Mesela evlilik oyununda, 'ne yapsınlar çocuklar' diye soruyoruz. Bir ağızdan 'evlensin' diye bağırıyorlar. Oyunun enerjisi, süresi ve tansiyonu da çocuklara bağlı. Bugün benden takla atmamı istediler sahnede takla attım, jimnastik yap dediler, jimnastik yaptım. Oyunun gidişatı da, süresi de ve enerjisi de çocuklarla ortak yaratımımızla ilgili bir olay. Oyunda net bir metin var. Bu metnin dışına çıkmamaya özen gösteriyoruz. Ben anlatıcı olduğum için metnin dışına en çok ben çıkabiliyorum ama metne ne zaman geri döneceğimi biliyorum. Ve o zamanlamayı doğru bir biçimde ayarlamaya gayret ediyorum.
 
SDK - Zamandan bahsettik. Oyun, bir saat on beş dakika sürüyor. Bu kadar uzun bir zaman içinde çocukların ilgisini nasıl canlı tutabiliyorsunuz?
 
Mert Öner - Çocukların konsantrasyonunu bir noktada tutmak çok zor. O nedenle, hiç ara vermiyoruz. Oyunu ilk sahnelediğimiz gün, ara verdik ve ara verince çocukların çok dağıldıklarını gördük. Ama kuklaların ve müziğin sürekli değişmesiyle birlikte masalların hızla ilerlemesiyle ben o sıkıcılığın kırıldığına inanıyorum. Oyun bir saat on beş dakika sürüyor ama ne bizim için ne de çocuklar için o kadar uzun gelmiyor.
 
SDK - Gelelim oyunun yaratıcıları yönetmen Işıl Kasapoğlu ve Karine Cheres'e.
 
Mert Öner - Bu oyun, benim için çok özel bir deneyim. Çünkü Işıl Kasapoğlu gibi Türkiye'nin en iyi yönetmenlerinden biriyle çalışıyorum. İlk defa bir kukla tiyatrosunda oynuyorum. Bu oyunla birlikte, Avrupa'nın en önemli kukla yapımcılarından ve ustalarından bir olan Karine Cheres ile birlikte çalışma fırsatı buldum. Kuklaların yaratıcısı Karine Cheres çok özel bir insan. Işıl Kasapoğlu ile Fransa'da, Sorbonne'da, tiyatro okulunda okuduğu dönemden gelen bir tanışıklıkları ve arkadaşlıkları var. Çok uzun bir zamandır beraber çalışıyorlar. Karine Cheres, Avrupa'nın en iyi kukla yapımcılarından biri olmasının yanı sıra, en iyi kukla oynatıcılarından bir olma özelliğini de taşıyor. Karine, bizimle birlikte İzmir'de iki hafta gibi muhteşem bir zaman geçirdi. İnsan olarak işinde bu kadar iyi olan ve aynı zamanda mütevazı olan insan çok azdır. Bitmek bilmeyen enerjisiyle ve kuklalarla ilgili inanılmaz birikimiyle insanı büyülüyor. Burada, sadece kuklanın yapılması değil aynı zamanda kuklanın nasıl oynatılacağı da çok önemli. Çünkü her kuklanın oynatılmasıyla ilgili çok özel bir teknik var. Bizim provalarımız Karine ile birlikte geçti. Bize kuklaları nasıl oynatacağımızı gösterdi. Sahnede kuklaları öylesine elimizde tutmuyoruz. Karine, her kuklanın olduğu sahneyi ayrı ayrı çalıştırdı ve tek tek prova yaptırdı. Kuklayı eline aldığı anda kukla canlanıyor ve ona özel bir kimlik kazandırıyor. Biz de bu büyülü atmosfer içinde ondan bir şeyler öğrenmeye çalıştık. Ben başta insanlığı, oyunculuğu ve kuklalar konundaki inanılmaz birikimi nedeniyle ona büyük bir hayranlık duyuyorum. Karine geçtiğimiz günlerde İstanbul'daydı. Işıl Kasapoğlu'nun 'Hayvanlar Karnavalı' isimli oyunuyla ilgili olarak, oyunun kuklaları ve sahne tasarımıyla uğraştı.
 
SDK - Bu arada, çok önemli bir şeyden söz ettiniz. Kukla oynatıcısı olmak için geçilen eğitimden. Kukla oynatma konusunda bu kadar kısıtlı bir zaman içinde Karine Cheres sizlere nasıl bir eğitim verdi?
 
Mert Öner - Kukla eğitimi, 2-3 hafta gibi bir süre aldı. Bu sadece basit bir kuklayı tutma eğitimi değil. Çünkü her kuklanın sahnede yaşabilmesi için ona bir kimlik kazandırılması lazım. Sizden başka, sizden ırak ama farklı bir noktada duran bir kimlik. Benim için bu o kadar zor değil. Kendi kuklamı oynattığım için ben kendi sesimi kullanabiliyorum. Ama arkadaşlarım için bu gerçekten daha zor. Çünkü onlar sahnede perde arkasında ve önünde sürekli rol, sürekli kukla ve sürekli ses değiştiriyorlar. Biz bunun için Karine ile çok uzun süren çok ciddi provalar yaptık. Her gün aralıksız prova yapıyorduk. Işıl Hoca kuklalar konusunda çok hassas ve çok deneyimli. Uzun yıllardır kukla tiyatrosunu Türkiye'de sürdürmeye çalışan bir adam olarak bizlere her konuda yardımcı oldu. Mesela, ipli kuklayı kullanmanın tekniği farklı, sopalı kuklayı kullanmanın tekniği farklı.
 
SDK - Bu oyun, bir noktada Işıl Kasapoğlu ile Karine Cheres'in ortak bir yaratımı gibi duruyor diyebilir miyiz?
 
Mert Öner - Bu oyun aslında yeni değil. Oyunun yazarı ve yönetmeni Işıl Kasapoğlu, bu oyunu 1980'lerin başında Fransa'da bulunduğu dönemde yazmış ve oyun ilk defa Paris'te sahnelenmiş ve orada oynanmaya başlanmış. Bu oyunda gördüğünüz her şey Karine Cheres'in elinden çıkmadır. Çoğu kukla benimle yaşıt. Bu, benim için muhteşem bir şey. Kuklaların hiç bozulmadan kalmaları inanılmaz. Tabii sonra oyun için yeni kuklalar da yapıldı. Oyunda 100'den fazla kukla var.
 
SDK - Sahnede çok genç bir ekipsiniz. Bu kadar deneyim isteyen, riskli bir iş için Işıl Kasapoğlu sizleri nasıl seçti? Ekibini nasıl oluşturdu?
 
Mert Öner - Işıl Kasapoğlu, oyunu sahneye koyabilmek için oyuncular arasından bir seçme yaptı. Bizi tek tek denedi. Bize masal anlattırdı, şarkı söyletti, dans ettirdi. Bu işi yapıp yapamayacağımızı ve bu işi ne kadar çok yapmak istediğimizi görmek istedi. Yeteneklerimizi sınadı ve sonunda sekiz kişilik bir ekibe ulaştık. Bir buçuk ay boyunca aralıksız Işıl Kasapoğlu ve Karine Cheres ile beraber prova yaptık. Işıl Hoca dünyanın çalışılması en özel ve en güzel insanlarından biri. Ondan öğrenecek çok şey var. Işıl Hoca bize, 'samimi olmayı' öğretti. Gerçekten, sahnede samimi olmak her şeyden daha çok önemli. Bana kattığı şeyin sahnede 'samimi olmak' duygusu olduğunu söyleyebilirim.
 
SDK - Adı üstünde müzikli oyun. Böyle olunca hangi müzikler diye soracağım. Çünkü oyunda çok geniş ve zengin bir müzik yelpazesi var.
 
Mert Öner - Oyunda, Işıl Kasapoğlu'nun birlikte çalıştığı Joel Simon'un müziklerini banttan kullanıyoruz. Bunun yanı sıra, sahnede bir darbuka ve tefimiz var. Kendi müziğimizi kendimiz yapıyoruz. Darbuka ve tefi aynı zamanda kuklaları da oynatan oyuncu arkadaşımız Yiğit Çakır çalıyor. Burada oyunun ana ritmini belirleyen önemli unsurlardan bir de darbuka ve teftir. Ayrıca sahnede söylediğimiz solo şarkılar var. Bu şarkılar Joel Simon'un besteleri üzerine sözler yazılarak oluşturulmuş parçalar. 'Hiç, hiç,hiç', '3,4,5 olsun', Öf ne kadar pis kokuyor', 'Ah, ne kadar hoşsunuz' ve 'Hepimiz kardeşiz' gibi solo parçaları Keloğlan sahnede tek başına söylüyor ve başından geçen her hikayenin ardından öğrendiklerini şarkı yapıyor. Ve bazılarını da çocuklarla beraber bir ağızdan söylüyoruz. Mesla 'Hiç, hiç, hiç' parçasını oyun sırasında onlara öğretiyorum. Bir de 'Silifkenin Yoğurdu' isimli türküyü dans ederek söylüyorum. Sonra, banttan Arap Mezleke parçası var. Masallarla birlikte sahne değiştikçe, müzikler de buna bağlı olarak değişiyor. Balıkçılar sahnesinde kullandığımız 'Çay elinden öteye, gidelim yali yali' gibi yöresel türküler var. Oyun, tamamen hızlı bir ritim üzerine kurulu parçalardan oluşuyor. Bu şarkıları, oyuncular ve çocukların eşlik etmesiyle birlikte söylüyoruz.
 
SDK - Oyun bittikten sonra bile çocukların ilgisi bitmiyor galiba.
 
Murat Öner - Oyundan çıktıktan sonra, hemen ortadan kaybolmuyoruz. Çocuklar oyun bittikten sonra, salonu terk etmiyorlar, sahneye geliyorlar ve bizimle beraber oturuyorlar. Onlarla söyleşiyoruz. Çünkü onların ne düşündükleri bizim için çok önemli. Sorular soruyorlar, kuklalara dokunuyorlar. Biz burada geçirdiğimiz bir saatlik macera sonunda çocuklarla bir çeşit 'aşk' yaşıyoruz. Sanırım bunun adına 'aşk' demek en doğrusu.

   Seval Deniz Karahaliloğlu

 



 
Nov
24
    

 

Ediz Erdem Uruş


Doğum tarihi: 15-10-1997


İstanbul


Eğitimi: EKOL DRAMA 2007 MEZUNU

 

 

yağmur atacan'ı havuç solladı uzak ara geçti bu çocuk harika

aman ALLAH lagazinden paparazzilerden korusun.

 

Doğum tarihi: 30.11.1998

30.11.1998 Doğum yeri: İstanbul İstanbul Eğitimi:

 

 

 

Ezgi Arda Yeşiltan

 

 

 



 
Nov
24
    
Alemeyn | 24 Kasım 2008 02:54 | 0 fav | etiket:  

 

Bala Atabek hâsıla

 Benim Annem Bir Melek 2008/Hasılâ

GÜNEŞİ GÖRDÜM (2008)

 

 



 
Nov
11
    

Benim Annem Bir Melek
Puan:
2008
Nalan Turuncu
Kara Duvak
Puan:
2007
Gülbiye Mevlütoğlu
Oğlum İçin
Puan:
2007
Nihan
Mavi Gözlü Dev
Puan:
2007
Cahide SONKU
Misi
Puan:
2005
Misi
Sen Ne Dilersen
Puan:
2005
Vasiliki
Kurşun Yarası
Puan:
2003
Olimpia

 

Doğum tarihi: 03.05.1980 03.05.1980

Doğum yeri: İstanbul İstanbul

Eğitimi: Anadolu üniversitesi İktisat

 

Ayçin İnci (3 Mayıs 1980 , Istanbul , Türkiye) Türk dizi ve sinema oyuncusu.

Ayçin İnci, 3 Mayıs 1980 senesinde İstanbul'da doğdu.

Emektar sinema oyuncusu Bilal İnci'nin torunudur.

Şahika Tekand Oyunculuk Atölyesi

mezunudur.

2003 yılında Kurşun Yarası adlı dizide rol alarak dikkat çekmiştir.

İnci, sinema ve dizi filmlerde rol almayı sürdürmektedir.

2007 yılında yine kendisi gibi oyuncu olan Ahmet Mümtaz Taylan ile evlenmiştir.

Filmografisi 

Dış bağlantılar 

 



 
Nov
11
    
Alemeyn | 11 Kasım 2008 19:02 | 0 fav | etiket:  

 nâlan

onsuz asla olmaz.

 



 
Nov
11
    
Alemeyn | 11 Kasım 2008 18:56 | 0 fav | etiket:  

 

Hande Dane More at IMDb Pro »

Hande Dane

 



 
Nov
11
    

 

Hande Dane filmleri ve dizileri
Oyuncular
Hayat Bağları, Gurbetçiler, Unutma Beni, Ölümsüz Aşk

(Ayşegül), Dişi Kuş, Herşey Yolunda

(Güllü),

Zor Adam, Organize İşler (Suna),

Köprü (Şehnaz),

Benim Annem Bir Melek

(Şebboy)

Hande Dane

Doğum Tarihi : 22 Aralık 1979
Eğitimi : Lisans

Istanbul Üniv. Edeb.Fak. Arkeoloji ve Sanat Tarihi Bölümü, Müjdat Gezen Sanat Merkezi Kons.Tiyatro Bölümü

 



 
Nov
11
    
Alemeyn | 11 Kasım 2008 18:43 | 0 fav | etiket:  

 

KARAKTERLER

Neriman TURUNCU
(Oya Başar)
Turuncu ailesinin annesi olan Neriman her Türk annesi gibi çocuklarının üzerine titreyen bir melektir, ancak çocuklarına yan gözle bile bakan olunca şeytana bile pabucunu ters giydirir. Ailede son söz hep bir şekilde onun olur.
Gelini Ece’yi sever ama Ece’nin ev kadınlığı ve aşçılığına hatta bazen anneliğine dokundurmadan yapamaz.

Torunu Sinem onun gözündeki en değerli insandır. Sinem’in her şeyi ile kendisi bizzat ilgilenir ve kimselere bırakmaz.
Cahit TURUNCU
(Tarık Ünlüoğlu)
Uzun yıllar Bostancı-Taksim hattında dolmuş şöförlüğü yapan Cahit Turuncu, emekli olduktan sonra hayata hep eğlenceli yönden bakan,her lafa espri ile karşılık veren,hiçbir sorunu dert etmeyen,midesine çok düşkün,çok geniş, rahat, hatta tembel bir adam haline gelmiştir.

Koyu bir Galatasaray taraftarıdır ve takımına laf söyletmez.
Boğazına düşkün olan  büyük oğlu Metin ile aynı evde yaşarlar ve aralarında hiç bitmeyen bir yemek savaşı olur.

Gelinini  çok sever ancak gelini ve karısı takıştıkları zaman mecburen karısından taraf olur,ilk fırsatta gelininin de gönlünü alır. Askerliğini komando olarak yapmıştır ve her fırsatta askerlik anılarını anlatır.
PATRON BAYAN
HAYRUNİSA HANIM
(Nilgün Belgün)
Çok büyük servetine rağmen yalnız bir kadındır. Gülmek eğlenmek ve aşklar yaşamak ile yalnızlığını gizlemeye çabalar ama Neriman’ın kalabalık ailesine de hep özenir. Bir türlü anlaşamasalar da Neriman’ın en iyi dostudur.
Ece TURUNCU
(Dolunay Soysert)
Önceden peyzaj mimarı imiş ama Çetin’le evlenince mesleğini bırakmış. Yine de zaman zaman hem apartmanın bahçesinde, hem de sevdikleri dostlarının bahçelerinde mesleğini icra ediyor. Kaynanası sırf onu kızdırmak için bahçıvan diyor…

Kocasının ailesinin her ferdini çok sever ve iyi anlaşır, Ancak Neriman hanım ile yıldızları bir türlü barışmaz. Aslında sevmektedir kaynanasını, kimselere laf söylettirmez onun için ama devamlı iğnelemesi yok mu… Neriman ile bir türlü geçinemez.
Çetin TURUNCU
(Ali Sunal)
Ailenin küçük oğlu. Abisinin aksine o okumuş, iyi bir öğrenci olmuş ve üniversite bitirmiş ve  bir şirketin genel müdürü olmuştur. Koyu bir Beşiktaş taraftarıdır.
Karısına  hala ilk günkü gibi aşıktır. Annesine rağmen hem ailesi ile ilişkilerini hem de evliliğini sürdürme derdinde ve bu savaşında en büyük destekçisi gene karısıdır.

Abisi belki de hayattaki en büyük dostudur.Sürekli abisi ile didişirler ve birbirlerine “laf sokarlar” ama Metin’e ufacık bir şey olsa Çetin kendini paralar.

Babası ve abisi ile birlikte anneden korkunç çekinirler ama en zor durumda olan Çetin’dir. Babası ve abisi sadece Neriman’ı idare etmek zorundadırlar oysa o hem Neriman’ı hem Ece’yi idare etmeye mecburdur.
Metin TURUNCU
(Şehsuvar Aktaş)
Ailenin büyük oğlu. Bekar ve anne babası ile yaşıyor.
Babadan kalma Chreysleri satarak yeni aldığı sarı minibüs ile Bostancı-Taksim hattında baba mesleğini sürdürüyor. Koyu bir fenerbahçe taraftarı.

Babası gibi tam bir ev adamıdır. Maçları babasıyla birlikte evde seyreder. Annesinin yemeklerinin hayranıdır. Babası ile devamlı kim daha çok yemek aldı diye kavga ederler.

En son ilişkisi Nalan adında bir kız iledir. Nalan’ın biraz saf olmasından da kaynaklanan iddiasız tavrı, sade olması ve hiç tartışmayıp her söyleneni hemen kabul etmesi sevdiği yanlarıdır. Tabi en önemli nokta ise Nalan’ın annesini önceden tanıyıp sevmiş olmasıdır.
NALAN
(Ayçin İnci)
Metin’in kız arkadaşı.
Neriman ile daha önceden tanışmış ve birbirlerini sevmişler.
Bu ona aile içinde özel bir yer sağlıyor. Neriman’ın desteğine sahip.
Oldukça saf, iyi huylu.. Aile bireyleri arasındaki esprileri ve takışmaları anlamakta zorluk çeken ve sürekli yanlış anlayan biri.
Saflığı nedeni ile sık sık büyük potlar kırıyor.
Fal, burçlar, tarot gibi şeylere çok inanıyor. Tam bir fal hastası.
Kendisi de kahve falı bakıyor ve çok iyi atıyor. Hatta zaman zaman herkesi şaşırtacak şekilde tutturduğu da oluyor.
Metin’i ve aile bireylerini çok seviyor.
KAPICI KADIN HASILA
(Bala Atabek)
Bütün hayatı kocası Sıddık ve işi olan bir köylü kadındır. Mutludur ve özellikle Turuncu ailesini çok sever. Neriman’dan ödü patlar ama gerektiğinde onu bile şaşırtacak kadar zekidir. Ece’nin en büyük dert ortağıdır.
KAPICI ADAM SIDDIK
(Mert Öner)
Hasıla’nın kocası. Zayıf ,kara kuru ,sessiz, gariban, bir adam.karısından sürekli şiddet görse de Karısına çok aşık olduğu için hiç ses çıkartmıyor.  Çocuk gibidir, zaman zaman küser konuşmaz ancak son derece dürüst ve güvenilir bir adamdır.
ŞEBBOY
(Hande Dane)
Çetin’in sekreteri. Genç ve güzel bir bayan. Giyimine çok dikkat eder. Genellikle uçuk giyinir.. Hep hayalindeki beyaz atlı prensi bekler.Tam bir alışveriş manyağıdır.. Tüm bu olumsuzluklarına rağmen İşini çok iyi yapan bir sekreterdir.
BİR İKİ SAMİ
(Bahtiyar Engin)
Bostancı Taksim dolmuşlarının Bostancı ayağındaki kahya… Kimsesi olmayan, duraktaki çay ocağında geceleyen ve bütün gününü “taksim bir iki” diyerek minibüslerin ve şöförlerin arasında geçir.

Her türlü şans oyununu oynar. Hayali birgün en büyük ikramiyeyi kazanıp bütün şöförlere kıyaklar yapmaktır.
ARTİST (ARTİZ)
(Ufuk Özkan)
Adı Ayhan ama herkes onu artist diye biliyor.
Bir iki dizi filmde fonda martı roller oynamış.
Her an yeni bir filme başlayacakmış gibi janti giyinir. Saçı hep jölelidir. Kimse onu traşsız görmeyi başaramamıştır. Özel hayatı hakkında kimse bir şey bilmez,
O oyunculuktan konuşmaya başladıgında tüm şöförler “sıra bana geldi” diyerek kaçarlar çay ocağından.
ÇAYCI TURSUN
(Şevket Çapkınoğlu)
Çay ocağının sahibi.Hopalı’dır. İnatçı, dediğim dedik bir adam. Biraz zor anlayan biridir. Saf da denilebilir. Ona yabancı olan bir şeyi anlatmaya çalışmak tam bir işkencedir. Bazen bu saatler sürebilir. Bazen de anlatmaya çalışanın fenalaşması, hatta bayılması ile son bulur. Beyni biraz yavaş çalışır ama ona sorarsanız bütün ötekilerin beyni yavaş çalışmaktadır.
MECNUN
(Kerim Yağcı)
Adı Selim ama herkes ona Mecnun diyor çünkü Leyla isminde bir kıza deliler gibi aşık.Her dört kelimesinden üçü Leyla ile ilgili.Artık Leyla kelimesini duymaktan bıkmış olan şöförler ciddi ciddi Leyla’yı kaçırıp ikisini evlendirmeyi bile düşünürler
TANKURT
(Serhat Özcan)

Taksi durağına yeni gelen şoför. Kabadayı özentisi biri.
Küçüklüğünde üvey baba elinde büyümüş ve çok dayak yemiş bu nedenle en çok kullandığı laf “döverim seni” veya “gösterin birini döveyim”...

Karşısındaki kim olursa olsun aniden parlar , “döverim seni” diye üzerine yürür ama kimseyi dövdüğünü görmeyiz. Aslında, özünde iyi kalpli ve sevecen biridir.

MELAHAT
(Sueda Çil)
Melahat cadaloz, sonradan görme bir kadın. Kocası zengin, emlakçılık yapıyor. Melahat hiç kimseyi takmayan bir kadın. Görgüsüz, apartman yaşamını bilmeyen, kuralları hiç takmayan biri. Neriman ile her fırsatta kapışır ve onu çıldırtır. Konu ne olursa olsun Neriman ne derse Melahat tam tersini söyler.
HURŞİT
(Kuvvet Yurdakul)
Hurşit karısından tırsan bir adam ama kendisi de başkalarına karşı kaba saba olmaktan geri kalmıyor. Görgüsüz. Parasına güvenerek herkesi aşağılamaya çabalayan biri, o da Neriman düşmanı. Komando falan diye Cahit’ten tırsıyor. Karısı ne derse destekler ve karısına bir laf edene hemen dayılanır.
ALİCON
(Erkan Üçüncü)
Yurt dışında uzun bir süre kaldıktan sonra Türkiye’ ye dönmüş. Yarı Türkçe yarı İngilizce konuşuyor. Çok iyi bir eğitim almış. Hastalık derecesinde temizlik takıntısı var. Özünde iyi niyetli biri ama karşısındakiler onu geçimsiz, huysuz biri olarak tanıyor.
Sinem TURUNCU
(Ezgi Yeşiltan)
Çetin ve Ece’nin kızı. 8 yaşlarında ve ilkokula gidiyor.
Son derece zeki ve afacan bir kız.
Ailede tek çocuk olmanın keyfini çıkarıyor ve avantajlarını kullanıyor.
En büyük sorunu babaannesinin aşırı ilgisi.
Büyümüş de küçülmüş denilen tipte bir çocuk.
BERKE
(Ediz Uruş)

 

 



 
Nov
11
    
Alemeyn | 11 Kasım 2008 18:42 | 0 fav | etiket:  

babananne budur